14 Temmuz 2017 Cuma

Gördüklerime ve duyduklarıma inanamıyorum!


Geçen gün Ordu'dan İstanbul'a o uzun, yorucu ve daha önemlisi vedayı ve kavuşmayı içinde barındıran on iki hatta on üç saatlik yolculuğu yapıyorduk. Ben arka koltukta yayılmış hafif uykulu bir şekilde camdan bakıyordum. Ağaçların ve şeritlerin geçişlerini, güneşin o ağaç yaprakları arasından süzülüşünü usulca seyrederken radyodan şöyle bir soru ilişti kulaklarıma: "Gördüklerinize mi inanırsınız yoksa duyduklarınıza mı?" Annem tabi ki gördüklerime inanırım, dedikodu çoğaldı sonuçta dedi. Haklıydı, çağımız dedikodu çağı. Öyle her duyduğuna inananlar hakikati hiçbir zaman göremeyeceklerdir. O an biraz düşündüm. Sonra tekrardan dalıp gittim asfaltın akıcı gri rengine. Aklımda ise o soru. Acaba gördüğüm mü daha gerçek yoksa duyduğum mu? Duyduklarımıza çoğu zaman inanmamamız gerektiği kanısına çoktan vardım. Sonuçta çoğu insan yalan söylemiştir hayatında. Küçücük çocuk hakkında "Rızası vardı." diyen o iğrenç adamdan tutunda gözünüzün içine bakarak "Seni seviyorum." diyen kişiye kadar. Hatta yalanı masumlaştırmak adına deyimvari bir kelime grubumuz bile var: Pembe yalan. Ne kadar da masum değil mi? Sonuç olarak duyduklarımızın çoğuna inanmamız gerektiğini biliyordum. Peki gördüklerimizin bizi yanıltıyor olması ihtimaller dahilinde midir sizce? Bana soracak olursak evet öyledir. Örnek olarak size medyayı vermek istiyorum. Bir haber yüzlerce farklı varyasyonuyla karşımıza gelebiliyor. Kimisi o haberin çok iyi olduğunu savunuyor kimisi yerden yere vuruyor. Biz ise bunları görüyoruz. Hangisine inanmamız gerekiyor? Gözümüzle gördük mü gördük. A kanalında gördüğümüz habere mi yoksa B kanalında gördüğümüze mi inanacağız? Seçim bizim. Medya, aslolanı tamamen değiştirip önümüze serebilir. Bir başka örnek vermek istiyorum. Birinin yüz hatları farklı ışık açılarından bakıldığında değişebilir. Mesela burnu küçük olan biri, yanlış ışığa maruz kaldığında burnu büyükmüş gibi görünebilir. Yani biz onu o şekilde algılayabiliriz. Böylece aslında küçük olan burnun büyük olduğuna inanırız. E şimdi de gördüğümüzle yanıldık. "Ooo sana kalsa ne gördüğümüze inanalım ne de duyduğumuza. Peki neye inanacağız biz?" diyebilirsiniz. O zaman size cevabım şu: Yaşadığınıza ve hissettiklerinize inanın. Bir insan sizi yanınızda olmasa bile varlığıyla mutlu edip veya olmayışıyla üzebiliyorsa sizde bir duyguya sebebiyet verebiliyorsa o insanın gerçekliğine inanın. Bir olayı bizzat yaşayıp ona tanık olduğunuzda inanın. Bazı şeylere ise kendiniz araştırma yapıp bulduğunuz sonuçları içsel gerçekliğinizle bağdaştırdığınızda inanın. Sırf çoğu insan saptırılmış bir gerçekliğe(dedikodu) inanıyor diye yalnız kalmamak adına ona inanmayın. Eğer gördüğünüz ve duyduğunuz şeyler size doğru hissettirmiyorsa ona karşı durmaktan çekinmeyin. Bırakın insanlar sizi onların gerçeklerine inanmadığınız için suçlasınlar. Siz vicdanınıza inanın. Uzun lafın kısası kendi gerçekliğinize inanın.

Saygılarımla 

5 Temmuz 2017 Çarşamba

Ölümcül Yaşam

Malum Ordu'dayım. Akşam ise köy düğünü varmış bir akrabamızın. Düğün yeri bizim dağın tepesindeki eve yürüyerek 10-15 dakikalık mesafede ama o evden bizim dağın tepesine yarım saat çünkü dağa tırmanıyoruz. Bir nevi trekking :) Her neyse hazırlandık, giyindik süslendik ve yürüyoruz. İndik tepeden aşağıya. Köy yeri ya burası yolda bir sürü insanla karşılaşıyorsun selamlaşıyorsun. Köy insanı bir başka oluyor. Selamını almazsan darılır, gönül koyar. En nihayetinde burası köy, hiç mezarlıksız olur mu? Tabi ki olmaz. Yolun sol tarafında bir aile mezarlığı. Orda o soğuk ve kimsesiz topraklarda yatanlar bizim de akrabalarımız oluyorlar. Hep babamın dedesi,anneannesi, babaannesi vesaire. İnsan mezarlıkta hayatın aslında bir kısa film olduğunu anlıyor. Başlangıç saati belli ancak bitiş saati belirsiz bir kısa film. Mezarlığa geldiğimizde tek tek mezar taşlarını okudum. Kimisi 60 yıl yaşamış kimisi 35 yıl.  Biri diğerinin babası, diğeri eşi, öteki ise kızı. Kızı babasından önce giymiş o beyaz çarşafı. Bu ise bana ölümün yeni doğan bir bebekle, gençliğinin baharını yaşayan bir bireyle ve 70 yaşında artık miadını doldurmuş bir dedeyle aynı uzaklıkta olduğunu hatırlattı o akşam. Aldığımız her nefes bizi bir adım daha yaklaştırıyor sonsuz sona. Altı üstü hepimiz  beş metrelik beyaz çarşafa gireceğiz. O yüzden değmez aldığımız ahlara, kırdığımız kalplere, yaşadığımız ve yaşattığımız haksızlıklara, adaletsizliğe, savaşlara. Önemsediğimiz şu garip dünya bizim yanımıza kar kalmayacak. Bir tek yaptıklarımız bize yarar sağlayacak; insanlara karşı olan tutumumuz, sarfettiğimiz sözler, sebebiyet verdiğimiz olaylar ve kendimizi lanse ediş şeklimiz öldüğümüzde nasıl biri olduğumuzu gösterecek. Daha önce cenazede hiç bulunmadım ama sorar ya imam "merhumu nasıl bilirdiniz?" ve hemen ardından klasik cevap "iyi bilirdiik". İşte o iki kelimelik iyi bilirdik cümlesinin içinde bizim koskoca hayatımız var. Yaptığımız işler, söylediğimiz sözler, hayallerimiz, düşüncelerimiz... Ortalama 60-70 senelik şu dünya hayatımızın sonunda iyi bilinmek için işte kendimize bi bakmalıyız. Geçip aynanın karşısına ben nasıl biriyim diye sormalıyız. Fiziken değil he ruhen nasıl biriyiz, davranış olarak. Zorba mıyım, sevecen miyim, insanları aldatıyor muyum yoksa insanlar tarafından aldatılıyor muyum diye bi sormak lazım. Kısacası öz eleştiri yapmamız lazım. Biz zannediyoruz ki kusursuzuz, süper iyi bir insanız. Madem  hepimiz davranış olarak kusursuz bireyleriz, o zaman neden dünya daha yaşanılabilir bir yer değil? Neden hala haksızlıklar, adaletsizlikler, savaşlar var? Ben size nedenini söyleyeyim mi? İnsan ırkının önüne geçemediği hırsı yüzünden. Biz zannediyoruz ki en gelişmiş varlıklar bizleriz. Hadi ordan madem bu kadar gelişmiş bir türsün neden barış içinde yaşayamıyorsun? Göster gelişmişliğini, düşünebilme yeteneğini. Ama işte insanda şu ölümlü dünya için içinde beslediği hırs varken ne barışından bahsediyoruz. Örneğin Adolf Hitler. Sırf Alman ırkının üstün ırk olduğunu düşündüğünden ve Yahudilere karşı olan hırsından dolayı neler yaptı. İnsanlık tarihinin belki de en acımasız en tüyler ürpertici olayları sırf Adolf Hitler'in bu karşı koyamadığı hırsı yüzünden yaşandı. Şimdi onun hakkında diyebilir misiniz iyi bilirdik diye? Çünkü yaptığı şeylerle, konuşmalarıyla, ideolojisi ve stratejisiyle hafızalarımızda kötü yer edindi. Velhasılıkelam insan öldükten sonra da yaşamaya devam eder ama yalnızca geçmişiyle. O yüzden hırsımıza yenik düşmeden yaşamalıyız. Basitçe, zarar vermeden, huzurlu. Bu yazının da şiiri bu olsun:
Otuz Beş YaşYaş otuz beş! Yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün. Delikanlı çağımızdaki cevher, Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, Gözünün yaşına bakmadan gider.Şakaklarıma kar mı yağdı ne? Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz? Ya gözler altındaki mor halkalar? Neden böyle düşman görünüyorsunuz; Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?Zamanla nasıl değişiyor insan! Hangi resmime baksam ben değilim: Nerde o günler, o şevk, o heyecan? Bu güler yüzlü adam ben değilim Yalandır kaygısız olduğum yalan.Hayâl meyal şeylerden ilk aşkımız; Hâtırası bile yabancı gelir. Hayata beraber başladığımız Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir; Gittikçe artıyor yalnızlığımızGökyüzünün başka rengi de varmış! Geç farkettim taşın sert olduğunu. Su insanı boğar, ateş yakarmış! Her doğan günün bir dert olduğunu, İnsan bu yaşa gelince anlarmış.Ayva sarı nar kırmızı sonbahar! Her yıl biraz daha benimsediğim. Ne dönüp duruyor havada kuşlar? Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim? Bu kaçıncı bahçe gördüm târumar.N’eylersin ölüm herkesin başında. Uyudun uyanamadın olacak Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında? Bir namazlık saltanatın olacak. Taht misali o musalla taşında.
Cahit Sıtkı Tarancı