Geçen gün Ordu'dan İstanbul'a o uzun, yorucu ve daha önemlisi vedayı ve kavuşmayı içinde barındıran on iki hatta on üç saatlik yolculuğu yapıyorduk. Ben arka koltukta yayılmış hafif uykulu bir şekilde camdan bakıyordum. Ağaçların ve şeritlerin geçişlerini, güneşin o ağaç yaprakları arasından süzülüşünü usulca seyrederken radyodan şöyle bir soru ilişti kulaklarıma: "Gördüklerinize mi inanırsınız yoksa duyduklarınıza mı?" Annem tabi ki gördüklerime inanırım, dedikodu çoğaldı sonuçta dedi. Haklıydı, çağımız dedikodu çağı. Öyle her duyduğuna inananlar hakikati hiçbir zaman göremeyeceklerdir. O an biraz düşündüm. Sonra tekrardan dalıp gittim asfaltın akıcı gri rengine. Aklımda ise o soru. Acaba gördüğüm mü daha gerçek yoksa duyduğum mu? Duyduklarımıza çoğu zaman inanmamamız gerektiği kanısına çoktan vardım. Sonuçta çoğu insan yalan söylemiştir hayatında. Küçücük çocuk hakkında "Rızası vardı." diyen o iğrenç adamdan tutunda gözünüzün içine bakarak "Seni seviyorum." diyen kişiye kadar. Hatta yalanı masumlaştırmak adına deyimvari bir kelime grubumuz bile var: Pembe yalan. Ne kadar da masum değil mi? Sonuç olarak duyduklarımızın çoğuna inanmamız gerektiğini biliyordum. Peki gördüklerimizin bizi yanıltıyor olması ihtimaller dahilinde midir sizce? Bana soracak olursak evet öyledir. Örnek olarak size medyayı vermek istiyorum. Bir haber yüzlerce farklı varyasyonuyla karşımıza gelebiliyor. Kimisi o haberin çok iyi olduğunu savunuyor kimisi yerden yere vuruyor. Biz ise bunları görüyoruz. Hangisine inanmamız gerekiyor? Gözümüzle gördük mü gördük. A kanalında gördüğümüz habere mi yoksa B kanalında gördüğümüze mi inanacağız? Seçim bizim. Medya, aslolanı tamamen değiştirip önümüze serebilir. Bir başka örnek vermek istiyorum. Birinin yüz hatları farklı ışık açılarından bakıldığında değişebilir. Mesela burnu küçük olan biri, yanlış ışığa maruz kaldığında burnu büyükmüş gibi görünebilir. Yani biz onu o şekilde algılayabiliriz. Böylece aslında küçük olan burnun büyük olduğuna inanırız. E şimdi de gördüğümüzle yanıldık. "Ooo sana kalsa ne gördüğümüze inanalım ne de duyduğumuza. Peki neye inanacağız biz?" diyebilirsiniz. O zaman size cevabım şu: Yaşadığınıza ve hissettiklerinize inanın. Bir insan sizi yanınızda olmasa bile varlığıyla mutlu edip veya olmayışıyla üzebiliyorsa sizde bir duyguya sebebiyet verebiliyorsa o insanın gerçekliğine inanın. Bir olayı bizzat yaşayıp ona tanık olduğunuzda inanın. Bazı şeylere ise kendiniz araştırma yapıp bulduğunuz sonuçları içsel gerçekliğinizle bağdaştırdığınızda inanın. Sırf çoğu insan saptırılmış bir gerçekliğe(dedikodu) inanıyor diye yalnız kalmamak adına ona inanmayın. Eğer gördüğünüz ve duyduğunuz şeyler size doğru hissettirmiyorsa ona karşı durmaktan çekinmeyin. Bırakın insanlar sizi onların gerçeklerine inanmadığınız için suçlasınlar. Siz vicdanınıza inanın. Uzun lafın kısası kendi gerçekliğinize inanın.
Saygılarımla
